22 Ekim 2017, Pazar

İnsani Hukuk

Bireysel Başvuru ve Anayasa Mahkemesi’ndeki olumlu değişim

Tarih: 24 Aralık 2013, 09:56 Okunma: 2065

Bireysel Başvuru ve Anayasa Mahkemesi’ndeki olumlu değişim

Bilindiği gibi, bireysel başvuru, ya da milletlerarası literatürde daha çok kullanılan ifadesiyle 'anayasa şikâyeti,' 2010 anayasa değişiklikleriyle mevzuatımıza girdi.

Anayasa’nın 148’inci maddesine eklenen üç fıkraya göre, “Herkes, Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır. Bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz. Bireysel başvuruya ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir.” Bu düzenleme, “Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında” 6216 sayılı ve 30.3.2011 tarihli kanunla (m. 45-51) yapılmıştır.

 

Bireysel başvuru usulü kabul edildiğinde birçok gözlemci, Anayasa Mahkemesi’nin o zamana kadar izlediği, birey hak ve hürriyetlerinden çok, devletin değer ve önceliklerine ağırlık vermiş olan tutumu nedeniyle, bu değişiklikten fazla ümitli olamamışlardı. Gerçekten, halen Anayasa Mahkemesi üyesi olan değerli meslektaşım Prof. Zühtü Arslan’ın ifadesiyle, Anayasa Mahkemesi, uzun süre boyunca, “hak-eksenli” değil, “amaç” ya da “ideoloji-eksenli” bir yaklaşım benimsemiştir (Anayasa Teorisi, Ankara 2005, s. 234-237). Bu gözlem, benim de dahil olduğum birçok anayasa hukukçusu tarafından da paylaşılmıştır. Hattâ, bu yolun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılacak başvuruları geciktireceği, dolayısıyla sonuçta başvuru sahibinin aleyhine olacağı yolunda endişeler ızhar edilmiştir.

 

Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin son günlerde bireysel başvurular dolayısıyla verdiği iki karar, bu kötümser beklentinin biraz aceleci olduğu izlenimini uyandırmaktadır. Gerçekten bu kararlarla birlikte Mahkeme’nin gene son dönemdeki diğer bazı kararları (özellikle, lâikliği eski kararlarından çok farklı şekilde liberal bir anlayışla yorumlayan 20.9.2012 tarihli ve E. 2012/65, K. 2012/128 sayılı kararı), Anayasa Mahkemesi’nin artık ideoloji-eksenli değil, hak-eksenli bir tutum benimsemeye başladığı yolunda ümit uyandırmaktadır.

 

Bu yazının konusu olan iki karar, Mustafa Balbay’ın başvurusuna ilişkin olarak verdiği 4.12.2013 tarihli ve 2012/1272 sayılı kararla, Firas Aslan ve Hebat Aslan’ın başvurusuna ilişkin olarak verdiği 21.11.2013 tarihli ve 2012/1158 sayılı karardır. Balbay kararında Mahkeme, (a) “Tutukluluğun makul süreyi aştığı iddiasıyla ilgili olarak, Anayasa’nın 67. maddesinin birinci fıkrasıyla bağlantılı olarak 19. maddesinin yedinci fıkrasının” ve (b) “Seçilme hakkının ihlal edildiği iddiasıyla ilgili olarak Anayasa’nın 19. maddesinin yedinci fıkrasıyla bağlantılı olarak 67. maddesinin birinci fıkrasının ihlal edildiğine” karar vermiştir. Bilindiği gibi, Anayasa’nın “kişi hürriyeti ve güvenliği” başlıklı 19’uncu maddesinin yedinci fıkrasına göre, “tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakları vardır. Serbest bırakılan ilgilinin yargılama süresince duruşmada hazır bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir güvenceye bağlanabilir.” Kararda değinilen 67’nci maddenin birinci fıkrasına göre de, “vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak, seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma ve halkoylamasına katılma hakkına sahiptir.”

 

Tutukluluk süresinin uzunluğuna ilişkin olarak Mahkeme, bu sürenin makul olup olmadığının “her davanın kendi özelliklerine göre” değerlendirilmesi gerektiğini ve bunun makul süreyi aşmamasını gözetmenin, “öncelikle derece mahkemelerinin görevi” olduğunu belirtmekle (para. 103) birlikte, şu tesbitte bulunmuştur: “Tutuklamanın devamına karar verilirken, davanın genel durumu yanında, tahliyesini talep eden kişinin özel durumunun dikkate alınması ve bu anlamda tutukluluk gerekçelerinin kişiselleştirilmesi bir zorunluluktur. Başvurucunun tahliye taleplerini inceleyen mahkemeler, bu talepleri reddederken gerekçelerini yeterince kişiselleştirmemiş, aynı zamanda milletvekili seçilmiş olan başvurucunun kaçacağına ya da delilleri karartacağına dair inandırıcı somut olgular ortaya koyamamıştır... (A)ynı davada yargılanan bazı sanıkların durumlarından hareketle genelleme yapılarak diğerlerinin de aynı davranışta bulunabileceğini varsaymak, kişiselleştirmeyi engellediği gibi, özgürlüğün esas, tutukluluğun istisna olduğu yönündeki anlayışla da bağdaşmaz” (para. 116, 117).

 

Bu gerekçe, kamuoyunda “üçüncü yargı reformu paketi” olarak bilinen, 2.7.2012 tarihli ve 6532 sayılı kanunun 97. maddesi ile Ceza Mahkemesi Kanunu’nun 101’inci maddesinin ikinci fıkrasında yapılan değişiklikle de uyumludur. Bu değişikliğe göre, “tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda; a) Kuvvetli suç şüphesini, b) Tutuklama nedenlerinin varlığını, c) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu, gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilir.” Esefle belirtmek gerekir ki, bu değişiklik, tahliye taleplerinin reddine ilişkin mahkeme kararlarında nadiren dikkate alınmıştır.

 

Anayasa Mahkemesi’nin ikinci ihlal gerekçesi, Balbay’ın milletvekilliği statüsü ile ilişkilidir. Mahkemeye göre, “seçilme hakkı, sadece seçimlerde aday olma hakkını değil, aynı zamanda seçildikten sonra milletvekili olarak parlamentoda bulunma hakkını da ihtiva etmektedir.” (Para. 111) Mahkemeye göre, yasama dokunulmazlığına 14. maddeye atıfla getirilen istisna, “Anayasa’nın 67. maddesindeki seçilme hakkı da dikkate alındığında dar ve özgürlük lehine yorumlanmalıdır... Bu çerçevede, mahkemelerin milletvekili seçilen kişilerin tutukluluğunun devamına karar verirken hem kişi hürriyeti ve güvenliği hakkından hem de seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının kullanılmasından kaynaklanan yarardan çok daha ağır basan korunacak bir yararın varlığını somut olgulara dayanarak göstermeleri gerekir... Dolayısıyla, başvurucunun seçilmiş bir milletvekili olarak siyasi faaliyette bulunma ve temsil hakkı ile davanın tutuklu sürdürülmesindeki kamu yararı arasında ölçülü bir denge” kurulması gerekir (para. 114). “Başvurucunun tahliye taleplerini inceleyen mahkemeler, bu talepleri reddederken gerekçelerini yeterince kişiselleştirmemiş, aynı zamanda milletvekili seçilmiş olan başvurucunun kaçacağına ya da delilleri karartacağına dair inandırıcı somut olgular ortaya koyamamıştır” (para. 116).

 

Anayasa Mahkemesi’nin tutukluluk süreleri ile ilgili olarak karara bağladığı ikinci bireysel başvurunun sahipleri, Firas Aslan ve Hebat Aslan’dır. Kendileri, sırasıyla, 3 yıl 11 ay 24 gün ve 4 yıl 1 ay 16 gün boyunca tutuklu kaldıktan sonra, sırasıyla 27.12.2012 ve 9.2.2013 tarihlerinde tahliye edilmişlerdir. Başvuru sahipleri milletvekili olmadıklarından, Anayasa Mahkemesi’nin Balbay başvurusundaki milletvekili statüsüne ilişkin gerekçesi, elbette bu olayda söz konusu değildir. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 19’uncu maddesinin yedinci ve sekizinci fıkralarının ihlâl edildiği sonucuna vararak, başvuruculara manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir. Mahkemenin 19’uncu maddesinin yedinci fıkrasının ihlâl edildiği hususundaki gerekçesi, Balbay kararındakinin aynıdır. Buna göre, “tutukluluk süresinin makul olup olmadığı konusunun, genel bir ilke çerçevesinde değerlendirilmesi mümkün değildir. Bir sanığın tutuklu olarak bulundurulduğu sürenin makul olup olmadığı, her davanın kendi özelliklerine göre değerlendirilmelidir. Tutukluluğun devamı ancak masumiyet karinesine rağmen Anayasa’nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkından daha ağır basan gerçek bir kamu yararının mevcut olması durumunda haklı bulunabilir...  Derece mahkemelerince verilen tutukluluğa itiraz ve itirazın reddine dair kararların gerekçeleri incelendiğinde, bu gerekçelerin tutukluluğun devamının hukuka uygunluğu ve tutulmanın meşruluğunu haklı gösterecek özen ve içerikte olmadığı ve aynı hususların tekrarı niteliğinde olduğu görülmektedir. Somut olaydaki tutukluluk halinin devamına ilişkin bu gerekçelerin ilgili ve yeterli olduğu söylenemez” (para. 46 ve 56).

 

Öte yandan Anayasa Mahkemesi, bu olayda Anayasa’nın 19’uncu maddesinin sadece yedinci değil, aynı zamanda sekizinci fıkrasının da ihlâl edilmiş olduğu sonucuna varmıştır. Sekizinci fıkraya göre, “Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir.” Somut olayda Anayasa Mahkemesi, tutukluluğa itiraz incelemesinde Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan alınan görüşün başvuruculara bildirilmemesi nedeniyle, bu fıkranın ihlâl edilmiş olduğuna karar vermiştir. Mahkemeye göre, tutukluluğun gözden geçirilmesi esnasında yapılan incelemede “çekişmeli yargı” ve “silahların eşitliği” ilkesine riayet edilmesi gerekir (para. 65). “Silahların eşitliği, başvurucunun soruşturma dosyasına ulaşabilmesine imkan verilmesi gereken bir ilkedir. Cumhuriyet savcısının görüşlerine etkili bir şekilde cevap verebilme imkanı, kural olarak başvurucunun, söz konusu belgelere ulaşması halinde mümkün olabilir” (para. 77).

 

Bu iki karar, Anayasa Mahkemesi’nin tutumunun, birey hak ve hürriyetlerini ön plana çıkaran liberal bir yönde değişmekte olduğunun önemli göstergeleridir. Şüphesiz, bu olumlu değişimde, 2010 anayasa değişiklikleriyle Anayasa Mahkemesi’nin nisbeten daha çoğulcu bir yapıya kavuşturulmuş olmasının büyük rolü vardır. Ne var ki, bu olumlu yöndeki değişim, yargı organının tümünde kendisini göstermemektedir. Balbay kararını takiben İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi kararı doğrultusunda Balbay’ı tahliye etmekle doğru bir davranışta bulunmuştur. Buna karşılık Diyarbakır 5. ve 6. Ağır Ceza Mahkemeleri, tamamen aynı konumda olan 5 BDP’li milletvekilinin tahliyesini reddetmişlerdir. Bu mahkemelerin, bireysel başvuru sonucunda Anayasa Mahkemesi’nce verilen kararların, ancak başvuru sahibi ve başvuruya konu olan işlem bakımından “geçerli ve bağlayıcı” olacağı, bu kararın başka sanıklar açısından “doğrudan veya dolaylı bir sonuç doğurması”nın mümkün olmayacağı yolundaki gerekçeleri, kesinlikle kabul edilemez niteliktedir. Söz konusu beş milletvekilinin Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmamış oldukları elbette doğrudur. Ancak durumları, Mustafa Balbay’ınki ile tıpatıp aynı olduğundan, hukuka saygılı bir derece mahkemesinin, bu kararı emsal addederek derhal tahliye kararı vermesi gerekirdi. Öyle görünüyor ki, birey hürriyetlerini temel değer sayan bir anlayışın yargımızın tümüne hâkim olabilmesi için, daha hayli uzun zaman beklemek gerekecektir. Şüphesiz, herkesin şikayetçi göründüğü, tutuklu milletvekillerinin durumu hakkında yapılabilecek en köklü iyileştirme, birkaç kelimelik bir anayasa değişikliği ile, Anayasa’nın 83’üncü maddesindeki 14’üncü madde referansını kaldırmaktır. Muhtemelen meclisin oybirliği ile birkaç günde gerçekleştirilebilecek olan böyle bir değişikliğin neden bir türlü ele alınamadığını anlamak gerçekten güçtür.

 

 

Haber Kaynağı: Zaman

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamıştır. Eğer yorum yapmak istiyorsanız üye girişi yaptıktan veya yeni üye olduktan sonra yorum yapabilirsiniz.